İnsan yokken de “oyun” vardı diye anlatıyordu Homo Ludens adlı kitabında Huizinga. O köpek yavrularının oyunlarını örnek verirken benim aklıma her zamanki gibi kediler düştü :)
Küçük bir kedi yavrusunu hayal ettim. Yerde rüzgarla hafif hafif kıpırdayan ağaç dalına çok ama çok kızmış gibi bakıyor, iyice kabartıp tüylerini ve kendini, yan yan ona doğru koşuyor, büyük bir yaratıkla boğuşuyormuş gibi kuru dal parçasıyla oynamaya başlıyor. Aslında ne çok kızgın ne de karşısında boğuşabileceği bir başka canlı var.
Büyük belgesel senaristleri kedi yavrusunun kaslarını geliştirmek için oyun oynadığını anlatır bize… oyunu kas geliştirme sporları zanneden, avcılığın bir spor olduğuna bizi inandırmaya çalışan bir zihniyetin yaratıcılıktan yoksun diliyle doğayı anlamaya çalışıyoruz. Kendimizi anlamaya çalışıyoruz.
Her birimizin çocukluğunun üzerinden buldozer gibi geçen sistem oyunun keyif ve arzuyla yoğrulmuş, katılımcı eylemliliğini ve tatminini elimizden alıp götürdü.
oyun, şenlik, karnaval ve neşe….
1960’lı yıllar tüm bunların devrimci teorilerle ilk buluşmaları değilse de en coşkulu buluşmalarıdır. 68 Mayıs’ının alaycı ve karnavalesk havası, mevcut sisteme karşın bilinçli bir tercih olarak şenliğin yüceltilmesi bu gün bile hepimizi fazlasıyla heyecanlandırıyor. O tarihlerden bu güne, bir sokak duvarına yazılmış slogan, tahrik ve tahrip gücü yüksek bir davet gibi: “Arzularını serbest bırak!”
Oysa ki bize hep ne istediğimiz soruldu ve biz hep neyi istediğimizi bulmaya çalıştık. Bir süper marketin vitrinlerinde ki akşam yemeklerinden, üniversite tercih kitapçığındaki bölümlerden , emlakçının camına yapıştıran kiralık evlerden hangisini istediğimize karar veriyoruz. Henüz arzularımızla karşılaşmaktan çok uzakta gibiyiz. Arzu kavramının etrafında şekillenen bir direniş biçimi olarak, şenlik ve oyun düşüncesine gündelik hayatımızda hiç yer kalmıyor. Bize dayatılan gündelik hayatı kısa bir süreliğine askıya alabileceğimiz festivallere koşa koşa gitmemiz belki bu yüzden.
“İnsan kendini özgür hissedemediği yerde oyun oynayamaz”.
Günümüzde, şans oyunlarının, tv’deki yarışma programlarının vasatlığıyla bir gösterilen oyun, kapitalizmin telafi etme gücüyle tüm gerçek işlevlerinden soyutlandı. Tıpkı bir karşı festivalin tüm radikalizminin sistem tarafından ıslah edilmesi gibi. Barışarock bizim karşı festivalimizdi. Kısa bir süreliğine de olsa içinde yaşadığımız toplumsal düzeni, gerçekliği askıya alabileceğimiz, bir öncekinden farklı bir günü deneyimleyeceğimiz bir zaman aralığıydı. Geçen yıl organizasyonda görev alanların ve festival katılımcılarının renklerine bürünen alanda ki küçük çay bahçesinde bu yıl polis üniformalarının donuk lacivert rengi fazlasıyla baskındı.
Oyun makineleri parayla çalışıyordu, festival alanına yerleşen küçük tüccarlar bekledikleri hasılatı yakalayamadıklarından keyifsiz görünüyorlardı. Festival katılımcılarından çok festival tüketicilerinin varlığı ortama hakimdi. Sabaha kadar küfür eden ve “karı”lardan konuşanların gürültüsüyle uyuyamadığım ilk geceden sonra yani ikinci gece, kendimi hala tarif edemediğim bir hisse gömülü buldum. Aynı vasatlıkta devam eden bol küfürlü karı muhabbetinin, çadırında kısa şortlarıyla uyuya kalan kızlara tecavüz fantazisine dönüşmesi, tecavüzün burada ayıp bir şey olmadığını söyleyen bir diğerinin zavallı aklı, durmadan sikmekten ve koymaktan bahseden bir diğerinin dayanılmaz sesi… bana başka bir dünyanın mümkün olduğunu değil olamayacağını hissettirdi. Öyle kızmış öyle rencide olmuş hissettim ki kendimi, çadırlarına dalıp bağırmaya başladım.
Barışarock’tan ayrılmak için otobüse bindiğimde, yükselen müzik sesini hala duyabiliyordum. Tam ayrılırken duyduğum bu son şarkının sözleri, hiçbirimize yabancı gelmeyecektir:
“Havasına suyuna taşına toprağına /Bin can feda bir tek dostuma/Her köşesi cennetim ezilir yanar içim/
Bir başkadır benim memleketim”
Bu yıl ki Barışarock festivalinden döndüğümde fırsatım olsaydı bile orda bir gece daha kalmayacağımı biliyordum. Yaşanılan bu durumu sadece Barışarock orginizasyonunda görev alan insanların başarısızlığı olarak görmek gibi bir kolaycılığa kaçamayacağım. Kapitalizmin telafi makinesine kaptırdığımız bizim karşı festivalimizdi. Kapitalizm onun içini daha fazla boşaltmadan biz onu fes ettik belki de…
İyi de yaptık diyorum…
OzA
Devamını okuyun...>>
